ADAYLIK MANİFESTOSU
SEVGİLİ GÜMÜŞHANELİLER;
PARTİMİZİN KARARI VE SİZ SAYIN HEMŞERİLERİMİN KATKILARI İLE CUMHURİYET HALK PARTİSİNDEN GÜMÜŞHANE BELEDİYE BAŞKANLIĞINA ADAY OLMANIN ONUR VE GURURUNU TÜM KALBİMLE YAŞIYORUM.
1966 YILINDA GÜMÜŞHANE İLİ BEYÇAM KÖYÜNDE; MERHUM EMEKLİ ÖĞRETMEN NECİP AĞAÇ’LA, MERHUME EMEKLİ ÖĞRETMEN ARİFE AĞAÇ’IN ÇOCUĞU OLARAK DÜNYAYA GELDİM. İLK VE ORTA OKULU GÜMÜŞHANEDE OKUDUM. SONRA SIRASIYLA; KULELİ ASKERİ LİSESİ, KARA HARP OKULU VE KARA KUVVETLERİ ULAŞTIRMA OKULUNU BİTİRDİM.
20 YIL SÜRE İLE TSK KARA KUVVETLERİNDE; ÇEŞİTLİ GÖREVLERİ BAŞARIYLA İCRA ETTİM. YAKLAŞIK BİR YIL SÜRE İLE YURT DIŞINDA (ABD VE ALMANYA) EĞİTİM ALDIM. İKİ YIL SÜRE İLE YURT DIŞINDA ÇEŞİTLİ GÖREVLERDE BULUNDUM VE ÇOK SAYIDA ULUSLARARASI TOPLANTI, SEMİNER VE ÇALIŞMAYA KATILDIM.
HİZMET SÜRESİMİ TAMAMLAMAYI MÜTEAKİP YARBAY RÜTBESİ İLE TSK’DAN EMEKLİ OLMAK SURETİYLE AYRILDIM. İYİ DERECEDE İNGİLİZCE BİLİYORUM. EVLİ VE BİR ÇOCUK BABASIYIM.
SEVGİLİ GÜMÜŞHANELİLER;
BEN BU ŞEHRİN EVLADIYIM, KENDİMİ YILLARDIR BU MEMLEKETE HİZMET İÇİN HAZIRLADIM. İDDALIYIM, DONANIMLIYIM, BİLGİLİYİM VE SONDERECE KARARLIYIM. GÜMÜŞHANEYİ BU KAOSTAN VE BAŞIBOŞLUKTAN KURTARACAĞIM. HEDEFİMİZ; TEMİZ, GÜZEL, ÇAĞDAŞ, MODERN, KENDİ GELİRİNİ YARATAN, İSTİHDAM SAĞLAYAN, HER KÖR KURUŞU; HİÇ BİR ÇIKAR GRUBU VE KESİME AYRICALIK VE KAYIRMACILIK YAPMADAN, KAYNAKLARINI HALKA EŞİT VE ADİLCE HİZMET ETMEK ÜZERE KULLANAN ÖRNEK BİR BELEDİYEYİ GÜMÜŞHANEMİZE KAZANDIRMAKTIR. BU KONUDA SON DERECE MANTIKLI VE FİZİBİLİTESİ YAPILMIŞ PROJELERİMİZ HAZIR. İDDİALI VE UMUTLUYUZ.
GÜMÜŞHANEMİZ’DE DURUM MALUM, ŞEHİR PLANCILIĞINDAN ASLA NASİBİNİ ALMAYAN UYGULAMALAR VE HER YERE KAT VE DAİRE, YANİ RANT GÖZLÜĞÜ İLE BAKILMASININ KORKUNÇ SONUCU ORTADA. SON DERECE ÇARPIK, PLANSIZ, ESTETİK VE ZARAFETTEN UZAK ÇİRKİN BİR YAPILAŞMA MAALESEF KENTİMİZE HAKİM OLMUŞTUR.
AMA BUNLAR CESARETİMİZİ KIRMIYOR. BİZ BUGÜN HER ZAMANKİNDEN DAHA GÜÇLÜYÜZ. TÜRKİYE’NİN HER YERİNDE BUGÜN CUMHURİYET HALK PARTİSİ VE HALK PARTİLİLER SİLKİNMİŞ, İKTİDARA YÜRÜMEKTEDİR. ARTIK UMUT CHP’DİR. ARTIK BUGÜN DEĞİŞİM ZAMANIDIR. YOKSULUN, DÜŞKÜNÜN, YOKSULLUK VE ACZİNİ SÖMÜREREK KENDİLERİNE YATLAR, KATLAR, GEMİLER ALAN, ÇOCUKLARINA VE BÜTÜN YAKIN ÇEVRELERİNE İKBAL KAPILARI AÇAN, SOYGUNCU VE YOLSUZLUĞA BOĞAZINA KADAR BATMIŞ, DİN İSTİSMARCISI YÖNETİM ANLAYIŞINDAN KURTULARAK, ÜLKEYİ AYDINLIK VE TEMİZ GELECEĞE TAŞIMA ZAMANIDIR.
MEDYANIN YANLI TUTUMU VE BÜTÜN OLUMSUZ PROPAGANDALARA RAĞMEN BİLİYORUZ Kİ; TÜRKİYE, EN ÇAĞDAŞ, EN DÜRÜST VE EN GÜZEL BELEDİYECİLİK ANLAYIŞI İLE CHP’Lİ BELEDİYELER DÖNEMİNDE TANIŞMIŞTIR.
GÜMÜŞHANEMİZ DE EN GÜZEL BELEDİYECİLİK HİZMETİNİ YAKLAŞIK BEŞ DÖNEM BELEDİYE BAŞKANLIĞI YAPAN, NUR İÇİNDE YATSIN MERHUM SEBAHATTİN AYTAÇ DÖNEMİNDE YAŞAMIŞTIR. GÜMÜŞHANE BELEDİYESİNİ ALACAĞIZ. BU YOLDA BÜYÜK BİR GAYRETLE ÇALIŞACAĞIZ. ÖNCE GÜMÜŞHANE’Yİ SONRA İKTİDARI ALACAĞIZ.
HERKESE AÇIKCA İFADE EDİYORUM Kİ ARTIK SOSYAL DEMOKRATLARIN KİMSEYE VERECEK TEK BİR OYU VE DESTEĞİ YOKTUR. HEMŞERİLERİMİZDEN BÜYÜK TEVECCÜH VE DESTEK GÖRÜYORUZ. OYLARIMIZA SAHİP ÇIKACAĞIZ, GÜCÜMÜZÜ HERKESE GÖSTERECEĞİZ, PLANLI, PROGRAMLI ÇALIŞACAĞIZ, SON DERECE İDİALI, KARARLI VE AZİMLİYİZ. BELEDİYE SEÇİMLERİNİ KAZANACAĞIZ. VE BUNU HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ.
CUMHURİYET HALK PARTİSİ VE HALK PARTİLİLER OLARAK; BİZ KURDUK ONLAR BOZDULAR, YAPTIK YIKTILAR, BİRDİK BÖLDÜLER, HERŞEYİMİZİ SATTILAR. AMA BİZ YILMADIK, BIKMADIK VE TESLİM OLMADIK. YENİDEN GELİYORUZ, YENİDEN KURACAĞIZ VE SORUMLULARINDAN DA HESAP SORACAĞIZ. HEPİNİZE SAYGILAR SUNUYORUM.
Filed under: GÜMÜŞHANE | Leave a Comment
MÜFREDAT KAOSU
MÜFREDAT KAOSU VE YAYGIN EĞİTİMİN AÇMAZI
Eğitimin halen gündemde olması ve önemine binaen; eğitimle ilgili değerlendirmelerime devam etmek istiyorum.
Müfredatla ilgili bir çalışma sonucunu aktararak konuyu açmak istiyorum. “2006 yılında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD, üyeler ve örgütle işbirliği yapan ülkelerin eğitim sisteminin düzeyini belirlemek için bir araştırma yaptı. Ulusal Öğrenci Değerlendirme Programı tarafından yapılan araştırmada 41 ülkede 15 yaşındaki 250 bin öğrenci teste tabi tutuldu. Okullarda yapılan ve 2 saat süren testlerde öğrencilere fen bilimleri, okuma ve ağırlıklı olarak matematikle ilgili sorular soruldu. Testlerde en iyi okul sistemine Finlandiya’nın sahip olduğu belirlendi. Finlandiya’da öğrenciler hem matematik, hem okuma, hem de fen bilimleri konularında başarı gösterdi. Çin’in Hong Kong bölgesi, Finlandiya, Kore ve Hollanda matematik testinde en fazla başarı gösteren ülkeler oldu. Türkiye ise sondan altıncı sırada yer aldı.”
Ne kadar gurur verici bir tablo değil mi?. Tabi tarikat okullarının özel kurgulanmış ve çok sınırlı bir grupla gövde gösterisi ve reklama dönük “sözde matematik olimpiyatlarında” aldığı “parlak” başarılara bakarak kendini avutmak isteyen şark aymazlığında değilseniz durum içler acısı. Yeteneklerine bakılmaksızın okullara kanalize edilmiş, önlerinde üniversiteye girebilmek gibi ucu ve sonu belli olmayan bir süreci hedeflemiş milyonlar, bu milyonların açmaz ve çıkmazı üzerinde nemalanmak üzere oluşturulan bir dershanecilik sektörü, orta öğretim kurumlarına bir alternatif gibi geliştirilen, desteklenen ve bir siyasi görüşün arka bahçesi olarak görülen İmam Hatip okulları ve gelir dağılımındaki aşırı dengesizliğin yarattığı dar ve seçkinci bir özel okul anlayışı; oluşan acı tablonun somut çizgileri olarak beyinlerimize kazınıyor.
Bırakın pozitif bilimlerde sorgulayıcı, araştırıcı, analiz ve sentez yapabilen, kendisi ve toplumla barışık bir öğrenci profili, daha toplu yaşamın ilke ve kuralları, temizlik ve hijyen anlayışı, demokrasi, insan hakları ve medeni kurallar bütününden habersiz, toplumsal ve kişisel sorumlulukları ve haklarının bilincinden yoksun “sözde” eğitilmiş yarı cahil bir kitle.
Ankara Ticaret odasının yayımladığı “Grafiklerle Halimiz”e göre; kadınlarımızın dörtte biri okuma yazma bilmiyor. Kongo ve Kenya ile nerede ise aynı düzeydeyiz. Türkiye’de bir milyon kız çocuğu okula gidemiyor. Ortalama eğitim süresi 3.6 yıl. Eğitime ayrılan pay Ürdün’de yüzde 7.3, Mozambik’te bile yüzde altı iken Türkiye’de ise sadece yüzde iki. Ülkemizde 7.5 milyon kişi henüz adını dahi yazamıyor. Tabloyu daha da uzatmak mümkün ama değişmeyen sonuç ortada çok acınacak bir durumdayız.
Peki okullara gidemeyenlere yayın eğitim kapsamında yapılanlar yeterli mi? Maalesef örgün öğretimin bile sorunlarla boğuştuğu, derslik ihtiyacını öğretim çağında bulunan nüfusun oranına ve artış hızına ayak uyduramayan bir ülkenin yaygın öğretim adıyla geniş halk kitlelerinin eğitimi ile ilgili yapabileceklerinin sınırını tahmin etmek zor olmasa gerek. Öncelikle bu eğitim yeteri kadar bir kitleye ulaştırılamıyor.
Çeşitli merkezlerde özellikle Halk Eğitim Merkezleri aracılığı ile yapılan eğitimin; eğitim konuları açısından çağın gereği ve koşullarına hiç de uygun olmadığını tespit edebiliyoruz. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde halk, üretimin bir parçası olarak üretken ve artı değer yaratacak konu ve alanlarda kurslar ve diğer yöntemlerle üretken bir eğitim ortamına çekilirken, ülkemizde; biçki-dikiş, nakış, boyama, ebru gibi “estetik ve sanatsal anlamı olabilir” diye değerlendirilebilecek ancak; boş, ekonomik bir önemi olmayan, üretimden kopuk ve eğitimden ziyade ruhsal terbiye, sabır ve uyuşukluk içerisinde zamanı cömertçe harcamayı esas alan uygulamalar ısrarla sürdürülmektedir. Evet, ne kadar övünülecek bir tablo değil mi?
Filed under: Memleket Meseleleri | Leave a Comment
TSK’YI YIPRATMAYALIM
Bugünlerde TSK’yı yıpratmaya dönük saldırılar, provokasyonlar, olumsuz propaganda ve yanıltma haberler dört koldan aslında beş koldan tüm hızı ile devam ediyor. Bu beş kolu şöyle bir inceleyelim. Kimler bu Ordunun iflah olmaz düşmanları ve ne istiyorlar?
Birinci sırada emperyalist sömürgeci güçler. Çünkü bu güçler Anadolu toprakları üzerinde emperyalist emellerini gerçekleştirmek için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görüyorlar. Biliyorlar ki Ordu; etkin, güçlü ve caydırıcı olduğu sürece bu emellerini asla gerçekleştiremeyecekler.
İkinci olarak Ülkenin üniter yapısını etnik temellere dayandırarak, mikro milliyetçilik esaslarında öncelikle gevşek federatif yapı, müteakiben özerk ve bağımsız bir yönetim elde ederek kutsal vatan topraklarının bir bölümünü koparmak suretiyle denetimlerine almayı ve bundan nemalanmayı düşleyen bölücü Kürtçü akım.
Üçüncü sırada, hala demokratik laik Cumhuriyet ve onun değerlerinden rövanş alma peşinde koşan, daha ziyade dini siyasete alet ederek kendi kişisel ikballerini sağlamanın peşinden koşan, bu nedenle de hınçla ve inatla laik sistem ve onun kurumlarını yıpratmaya çalışan, fakat bu yolda en büyük engel olarak gördükleri Türk Ordusuna nefretle saldırmaktan asla vazgeçmeyen gerici ve irticacı çevreler.
Dördüncü sırada, kendi kişisel menfaatleri için emperyalist uluslararası yapı ve organizasyonlar ve bölücü ve irticacı unsurlarla utanmadan birliktelikte hareket eden yerli işbirlikçiler.
Beşinci ama bence en tehlikeli grup ise dışarıdan destekler ve yanında gibi görünmekle beraber, her fırsatta yıpratma kampanyalarına riyakârca katkıda bulunurken, bunu asla açığa çıkarmamaya çalışan sinsi fesatlardır. Bunlar çok tehlikelidir çünkü; halkımızın gerçekleri görebilme ve değerlendirebilme yeteneklerini maksatlı olarak ama dolaylı yönden saptırmaktadırlar.
Bu sıralanan grupların TSK’yı yıpratma konusunda sergiledikleri çaba ve işbirliğinin, en azından hedefler aynı ve ortak olduğu için bir mantığı var. Ama asıl değinilmesi ve incelenmesi gereken; sessiz çoğunluğu teşkil eden Türk Halkının; varlığını, özgürlüğünü ve bağımsızlığını borçlu olduğu, bu nedenle de geleceğinin teminatı olarak görmesi gereken ordusunun yıpratılmasıyla ilgili duyarsız kalması ve hatta bütün bu olumsuz propaganda ve dezenformasyon sonucu kendi bağrından çıkan Türk Ordusuna kol kanat germesi gerekirken, gittikçe ordusundan uzaklaşmasıdır.
Oysa tüm ulusların, özellikle de bizim gibi zor ve sorunlu coğrafyalarda yaşan devletlerin, bekasını sağlayarak varlıklarını koruyabilmek için güçlü ve caydırıcı bir orduya ihtiyaç duydukları inkar edilemez bir gerçektir. Bu gerçek, sadece günümüz koşullarının dayattığı bir zorunluluk değil, insanlık tarihi kadar eski bir realitedir. Bilinen en eski tarihten itibaren ordusu dağılmış, yenilmiş veya etkisiz hale getirilmiş toplumların düştükleri acı durum insanlığın hafızalarında hala yer etmiş olarak durmaktadır.
Hafızaları tazelemek adına birkaç örnek sıralayalım:
1. Anadolu’da Osmanlı hakimdir, Moğol baskıları Anadolu’ya dayanmıştır. Meşhur Ankara Savaşı yapılır ve Osmanlı yenilir. Osmanlı devlet otoritesi dağılır, halkın azgın, vahşi ve yağmacı Moğol saldırılarına karşı hiçbir dayanak ve güvencesi kalmamıştır. Bir köyde bir Moğol savaşçısı topladığı 10-15 kadar insanı öldürecektir, ancak; elinde iyi bir kılıç yoktur. O insanlara döner ve der ki “Bekleyin ben bir kılıç alıp geleceğim”. ve o insanlar aşırı korku ve güvenilecek ve sığınılacak hiçbir yer ve güç kalmadığı için, tıp dilinde paralalize(aşırı korkudan kaynaklanan felç hali) olmuş halde o Moğol savaşçısını adeta bir kurbanlık edası ile bekler ve katledilirler.
2. Balkan savaşlarında Osmanlı ordusu yenilir ve süratle 450-500 yıl bulundukları toprakları ve oradaki Türk halkını geride bırakarak dağınık bir vaziyette geri çekilir. Bölgede kalan Türklere, Bulgar ve Yunan güçlerinin yaptıkları inanılmaz mezalim ve vahşeti burada anlatmaya bile dilim ve gönlüm elvermiyor. Ancak; doğup büyüdükleri ana yurtlarını terk etmek zorunda kalarak Anadolu’da bu gün yaşayan milyonlarca göçmen Türk bu mezalim ve vahşetin en yakın tanıklarıdır.
3. Herkesin hafızaların da çok net olan ve hala etkileri devam eden Irak işgali. Yaklaşık bir milyon kişinin öldüğü, ekonomisi, altyapısı çöken, yüz binlerce çocuğun yetim ve aç kaldığı, insanlarının hapishanelerde insanlık adına utanç verici aşağılık muamelelere tabi tutulduğu, insanların sorgusuz sualsiz sokaklarda alenen öldürüldüğü ve kadınları ve kızlarına işgalci askerlerin vahşice tecavüz ettiği Irak; Ordusu yenilen veya dağılan, dolayısıyla hiçbir güvencesi olmayan bir halkın düştüğü veya düşeceği perişan duruma burnumuzun dibinde olması nedeniyle en yakın ve çarpıcı örnektir. İşte bu gerçeklerin bilinciyle tüm Dünya ülkeleri güçlü bir orduya sahip olmayı arzuluyorlar.
Atatürk’ün veciz ifadesiyle; “Ordumuz Türk birliğinin ve Türk kabiliyetinin çelikleşmiş bir ifadesidir.” Ve ordumuz bu nedenle gözbebeğimiz, varlığımızın teminatı ve güvencemizdir. Tabi ki orduyu hiç eleştirmeyeceğiz demek istemiyorum. Varsa yapılan hataları iyi niyetle ve yapıcı tarzda eleştireceğiz. Ordumuz da; yapılacak eleştirilerin iyi niyet ve samimiyetle yapıldığından hareketle, varsa eksiklik ve aksaklıklarını süratle giderecektir. Çünkü disiplinli ve düzenli bir organizasyondur ve kendi tedbirlerini alabilecek bir yapıya sahiptir.
Ancak; şer odakları ve ittifakları ile sinsi riyakâr fesat teşkil ve yapıların dört koldan yürüttükleri karalama kampanyaları, olumsuz propaganda ve dezenformasyona rağmen; aklımız, mantığımız, vicdanımız, vatan sevgimiz ve sağduyumuzun gereği olarak ve bu şer güçlere inat, Ordumuza sahip çıkmalıyız, çıkacağız. Çünkü yakın bir gelecekte, milletçe çok kritik ve sıcak günleri yaşamak zorunda kalabileceğimizi değerlendiriyorum. Umuyor ve diliyorum ki; ordularını yıpratarak iş göremez hale getiren ülkelerin düştüğü acı durumu Allah bize göstermez.
Filed under: Memleket Meseleleri | Leave a Comment
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ
Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişi ve geleceğinin yeniden değerlendirilmesinin son derece hayati önemi haiz olduğundan hareketle konuyla ilgili bir analiz yapmak istiyorum. Maalesef, geçen bunca süreye rağmen ülkemizde Türkiye-Avrupa Birliği(AB) ilişkileri, halen yoğun bir şekilde ancak yanlış bir eksen üzerinde devam etmektedir. Tartışmanın eksenini, “Türkiye, AB’ye girmek için AB’nin istediklerini yapmalı mı ve yapar ise ne ölçüde yapmalıdır?” sorusu oluşturmaktadır.
Görünürde AB’ye karşı çıkan hiçbir politik grup veya siyasi parti yoktur. Ancak; sorun, AB’ye giriş için Türk devletinin kuruluş esaslarının ne ölçüde değiştirilmesi ve bunun ne kadar süratle yapılması gerektiği hususunda ortaya çıkmaktadır. Oysa, “Türkiye, AB’ye girmek için AB’nin istediklerini yapmalı ve yapar ise ne ölçüde yapmalıdır?” tespiti ve zemini yanlış bir analiz parametresidir. Çünkü; Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda öncelikli belirleyici, Türkiye’nin yaptıkları veya yapacakları değil, aksine AB’nin politik, ekonomik, kültürel, sosyal ve jeopolitik ihtiyaçları ve öncelikleridir. AB, bu konuda dürüst davranarak, Kopenhag Kriterleri çerçevesinde, aday ülke kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmiş bile olsa, adayın AB’ye tam üye olması AB içinde ekonomik ve/veya sosyal sorunlara yol açıyorsa, adayın tam üyeliğinin gerçekleşemeyebileceğini açıklamıştır. Bu kapsamda AB’nin mantık sistematiğini yeniden irdeleyelim:
1. AB, yeni genişlemeler suretiyle bütün Orta ve Güney-Doğu Avrupa alanını AB pazarının bir parçası haline getirerek; ciddi bir jeopolitik büyümenin yanında, önemli bir Pazar büyümesi gerçekleştirmektedir.
2. AB, Avrupa’nın Geleceği Konvensiyonu çerçevesinde, 21 nci Yüzyılda büyük güç olabilmek için ortak politik ve askeri iradeyi daha etkin ve kolay kullanabileceği bir politik çerçeve arayışı içerisindedir. Bu çerçevenin federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağı şimdiden belli değildir. Konvensiyonun sonucunda ortaya çıkacak politik-anayasal çerçevenin yaşama geçirilmesi ise bir başka süreci gerektirecektir. Bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Bu arayış ve süreç devam ederken; Türkiye gibi nüfus yapısının verdiği güçle AB’nin demokratik mekanizmalarında güçlü bir temsil yeteneği elde eden üye, AB içerisindeki demokratik süreci nereye gidebileceği belirli olmayan bir şekilde etkileyebilir.
3. AB’nin kimlik krizi sürecini aşma konusunda sahip olduğu ortak değerler sisteminin avantajına rağmen; ortak bir “Avrupalı” veya “Avrupa Birliklilik” kimliğini oluşturmak kolay değildir. Çünkü ulus – devlet kalıpları içerisinde gelişmiş bulunan kimliklerin, AB gibi yeni bir siyasal kimlik gerektiren siyasi yapının gerekleri doğrultusunda yeni bir kimliğe dönüşmesi, uzun bir zaman gerektirecektir. Bu süreçte, tabi ki milli devletlerin ideolojileri ve bu ideolojilerin temellerini oluşturan inanç ve tarih sistematikleri sarsılacak ve yeniden yorumlanmak zorunda kalınacaktır.
Analizimize tekrar dönersek; Türkiye-AB ilişkileri ilgili olumlu veya olumsuz görüşleri olan tüm kesimlerin fikir birliğinde oldukları bir görüş vardır. Bu “ AB, küresel bir güç olabilme ve etkin bir şekilde ekonomik ve politik çıkarlarını sürdürebilme hedeflerini gerçekleştirebilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır.” görüşüdür. Bunu biraz açacak olursak; Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Batı İttifakı içinde yer alması, Avrupalı kabul edilmesinin değil, ABD ve Batı Avrupa’nın stratejik nedenlerle Türkiye’ye ihtiyaç duymasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. AB’nin Türkiye’ye bakışında jeopolitik parametreler geçerlidir. Türkiye jeopolitiği, AB’nin süper güç olabilmesi için nerede ise bir jeopolitik zorunluluktur. Çünkü Türkiye Coğrafyası, AB’ye Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya, Doğu Akdeniz ve Karadeniz alanlarında etkinlik sağlamak isteyen her güç için ideal bir nitelik taşımamaktadır. Ayrıca, bu coğrafya; enerji kaynaklarına yakınlığı ve enerji hatlarının geçiş yolları üzerinde bulunması nedeniyle, karbon enerjisi fakiri her gücün hassasiyetle odaklandığı bir bölgedir.
“Küresel bir güç olabilmek için AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır.” Kabulünde hemfikir olan kesimleri üç farklı grup halinde kategorize etmek mümkündür.;
1. AB’nin bizi bölerek ve parçalayarak denetimine almak istediğini belirterek, bir bütün halinde Türkiye’nin AB üyeliğini olanaksız gören KÖTÜMSERLER,
2. AB Türkiye’ye olan stratejik ihtiyacını, Türkiye’yi içine alarak değil, 17 Aralık Kararlarında da belirtildiği gibi; Türkiye’yi AB kapısına demirli tutarak ve ilişkilerin asla kopmamasına dikkat ederek denetimine almak suretiyle karşılayacak diye düşünen İHTİYATLILAR,
3. Türkiye’ye olan ihtiyacı dolayısıyla AB; uzun ve zorlu müzakereler sonucunda, Türkiye’yi tam ve eşit üye olarak bünyesine alacak ve yıllarca düşman veya rakip olarak görülen bir medeniyetle stratejik ve tarihi entegrasyonu sağlayacak diye umut eden İYİMSERLER.
Ancak; üzerinde geniş kesimlerin konsensüs sağladığı “AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı vardır.”kabulü her ne kadar doğru ise de, “Türkiye-AB ilişkilerindeki yaklaşık 50 yıllık süreçte, kimi zaman bilinçli, kimi zaman da inisiyatif dışında stratejik hataların yapıldığı ve AB’nin ilişkileri hakkaniyetle ve objektif ölçülerde yürütmediği” kabulü de en az o kadar doğrudur.
Üzerlerinde fikir birliği sağlanan her iki kabulden hareketle yeni stratejilerin üretilmesi gerekmektedir. AB ile entegrasyon sağlamış, medeni, modern, özgür ve çağdaş bir toplumun eşit bir parçası olunması hedefleniyorsa; bu kabulleri de esas alarak AB ile ilişkilerde yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu açıktır. Bu yaklaşım ve çözüm önerilerimi bir sonraki yazımda ele alacağım.
Türkiye-AB ilişkilerinde ihtiyaç duyulan yeni yaklaşım ile ulusal çıkarların etkin bir biçimde korunmasının sağlanmasına ilişkin çözüm önerilerini şöyle özetlemek mümkün:
1. Türkiye ile çıkarları çatışan ülkelerin, sürekli Türkiye aleyhine politika üreterek bu konuda lobicilik yapanların veya kendilerini Türkiye’nin üniter yapısını zayıflatarak parçalamaya çalışan marjinal grupların çeşitli platformlarda yürüttükleri faaliyetlere odaklanarak; Türk Milletinin yüzlerce yıllık Batılılaşma ve Batı ile entegre olma hedefinden sapmaya ve kesin kopmaya yol açabilecek güzergah değişikliklerinden sakınılmalıdır.
2. Türk halkının milli çıkarlarının gözetilmesi için son derece iyi pazarlıkların yapılması ve bu konuda son derece kararlı olunması gerekmektedir. Ancak; gereksiz yere aşırı arzulu görüntüsü vererek bu müzakere sürecinde ülkenin elini zayıflatan, “ her konuda taviz verebilir ve tezlerine uzun dönemde sahip çıkamaz ülke” görüntüsü süratle terk edilmelidir.
3. Yapılacak müzakerelerde; “Türkiye’nin AB üyesi olmayı ulusal bir hedef olarak seçtiği, Türkiye’nin AB’ ye, AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı olduğu, bununla beraber, tüm üye devletlerle eşit ve adil bir statü ile Türkiye’nin üyeliği gerçekleştirilmez ise, özel statü verilerek Türkiye’nin asla AB’ye demirli olarak denetim ve kontrolde tutulamayacağı, Türk milletinin bekasının belirsizlikler içerisinde başkalarının inisiyatifine terk edilmeyeceği, müzakereler için sürdürülecek bu tutumun ulusal bir tutum ve duruş olduğu, bu duruşun, kişilerden, gruplardan ve siyasi yapılanmalardan bağımsız olduğu, dolayısıyla bu duruştan asla vazgeçilemeyeceği” açık ve net olarak ortaya konmalıdır. Ulusça bu duruşun arkasında kararlılık ve inançla durulmalıdır.
4. Yakın coğrafyamızda son dönemlerde cereyan eden olaylar ve gelişmeleri incelediğimizde görüyoruz ki; ulusal çıkarlarında birliktelik sağlayamayan ülkelerde; bazı sivil toplum örgütleri, bazı Hükümet dışı uluslar arası organizasyonlar, nakit destekleri sağlayan çeşitli fonlar, uluslararası ekonomik güç ve medyanın yerli işbirlikçileri ve halkı temsil ettiklerini söyleyen bazı muhalif gruplar kullanılarak, domino etkisi ile “kadife”, “turuncu” ve “sarı” devrimler gerçekleştirilmekte, toplumlar, özgürlük, bağımsızlık, beka ve can güvenliğini borçlu olduğu ve kendinden olan unsurları “işgalci- baskıcı” olarak nitelemekte ve “sessiz devrimlerle” yönetimler el değiştirmektedir. Benzer süreçlerin ülke içerisinde yaşanmasını engellemek için; geniş vaatler, ulaşılamayacak hayaller ve dezenformasyonla sürekli olarak adeta afyonlanan halkı bilinçlendirmenin ve psikolojik savaş yöntemleri ile tekrar kazanmanın siyasal ve kurumsal yapı ve yöntemlerinin süratle bulunması veya oluşturulması gerekmektedir. Aksi durumun kaçınılmaz sonucu; kandırılmışlık, kullanılmışlık, parçalanma ve kaostur.
Türkiye açısından en önemli ve yaşamsal olan; Türkiye’yi kuruluş ilke ve esaslarına sadık kalarak, toplumsal barış, üniter yapı ve toprak bütünlüğünü koruyarak, laik, demokratik hukuk devleti çerçevesinde, toplumsal refaha ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bir milli politik konsepti geliştirmektir. Bunun aksi bir yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk ulusunun varlığını tehlikeye atacaktır. Burası Türklüğün son mevziidir. Sığınılacak başka bir yer ve gidilecek başka bir vatan yoktur.
Filed under: Dış Politika | Leave a Comment
Filistin ve Gazze Katliamı
Filistin’de cereyan eden olaylarla ilgili değerlendirmelerimi yapmadan önce, acımasız ve vahşi saldırılarda şehit edilen Filistinli kardeşlerimin önünde saygıyla eğiliyor, ölenlere Allahtan rahmet, yaralılara acil şifalar ve kederli ailelerine başsağlığı ve sabır diliyorum.
Sözlerime kısa ama önemli bir bilgiyi aktararak başlamak istiyorum.
Geçen hafta, maalesef, TBMM’nde tarihe geçecek ibret verici bir olay yaşandı. Gazze’de, İsrail tarafından başlatılan Müslüman Filistinlilerin kıyımının protesto edilmesi ve İsrail’in başlattığı ülke terörü ve insanlık ayıbı vahşeti kınama kararı alınması için CHP ve MHP’ce TBMM’ne verilen ortak kınama önergesi görüşüldü.
Önce Dışişleri Bakanı Babacan “Dengeler” gerekçesi ile önergeye karşı çıktı, ardından, aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı, Başbakan Erdoğan “Devlet Yönetmek Bakkal Yönetmeye Benzemez” diyerek, kınama kararının çıkmasına karşı tavrını açıkça ortaya koydu.
AKP’nin Meclis Grubu da, vicdanlarının sesini değil, Genel Başkanlarının direktifini dinleyerek verilen önergeyi reddettiler.
Önergenin reddedilmesi ayıbına tekrar döneceğiz, ancak önce şu meşhur Büyük Ortadoğu Projesini biraz mercek altına yatıralım.
Peki ne menem bir şey bu büyük Ortadoğu projesi? Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili en çarpıcı açıklama bir zamanlar ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olan ve Bush hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yapan Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında görülmektedir.
Rice’ın “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” Başlıklı yazısında Fas’tan, Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceği, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulanmıştır.
Söz konusu belgede okuduğumuz ve bizzat Rice’dan dinlediğimiz kadarıyla; ABD Büyük Ortadoğu Projesi ile 7 hedefe ulaşmak istemektedir.
1- ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemektedir.
2- ABD bu proje ile rakipsiz askeri gücü ve teknolojik imkanı ile Ortadoğu bölgesini kontrol sevdasındadır.
3- Amerika bu proje ile Ortadoğu bölgesinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetimini sağlamak istemektedir.
4- ABD bu proje ile ayrıca İsrail’in emniyetini sağlama amacını gütmektedir.
5- Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bu kaynaklardan uzak tutmak istemektedir.
6- Ortadoğu Bölgesinde bulunan tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmayı hedeflemektedir.
7- Onlara göre var olan ve İslâmî terör diye adlandırılan görünüşteki terörü güya önlemek istemektedir.
Sevgili hemşehrilerim;
Büyük Ortadoğu Projesinin, içinde Türkiye`nin de yer aldığı 22 İslam ülkesinde, rejim ve siyasi harita değişikliğini ön gördüğünü kimse görmezlikten gelemez. Yayınlanan haritalar bunun psikolojik ön hazırlığından başka bir şey değildir. Irak, Lübnan, Filistin paramparça ediliyor; sırada Suriye, İran ve diğer ülkeler var. Afganistan, Sudan ve Somali`nin trajik durumu ortada.
Şu an Filistinliler üzerinde Gazze’de yapılan katliam, bu plan ve senaryo dâhilinde Büyük Ortadoğu Projesinin uygulama planının önemli bir parçasıdır.
Kimse kendini kandırmasın, Türkiye de bu kapsam içindedir. BOP kesin olarak İslam dünyasının parça parça bölünmesini ve hiçbir parçasının İsrail`den daha büyük ve daha güçlü olmamasını hedeflemektedir.
Amerika, bölgede İsrail`den daha muktedir hiçbir Müslüman topluluğu istemiyor, elinde kılıç, tezgahın üzerine serdiği atlas kumaşı, canı istediği gibi parçalara ayırıyor. Böyle iken AKP iktidarı nasıl kendini BOP`la ilişkilendirebilir? AKP’nin seçmen kitlesinin ve kendini bu davaya adamış samimi müminlerin sanırım şapkalarını önlerine koyarak düşünmeleri ve kendi vicdanlarında bu soruya cevap aramaları gerekiyor.
Peki; dini ve milli referansları olduğu öne sürülen bir partinin dış politika uygulamaları acaba bu özelliğini yansıtır nitelikte mi? Propagandalarla empoze edilmeye çalışılan “son derece aktif ve başarılı bir dış politika” takip ediyoruz söylemi, acaba gerçekten doğru mu?
AKP hükümetinin dış politikada altını çizdiği `başarı`, “Bölgede inisiyatif aldığımız” yolundaki iddiadır. Oysa ki, AKP hükümetleri önemli söylem ve iddialarında asla samimi olamadılar.
Mesela; Hükümetin ve AKP`nin yolsuzluklarla mücadele etme gibi bir iddiası ve vaadi vardı. Aslında; yolsuzluklarla mücadele siyasetin temel sorunudur, bu yüzden genel olarak bütün partilerin bu yönde vaadi olur. Fakat “dini ve ahlâki” değerleri öne çıkaran AKP; iktidara gelmeden önceki dönemde, herkesten çok bu konuya vurgu yaptı ve genel olarak bu iddiası da bir dönem kamuoyu nezdinde kabul gördü.
Herkes, bu çizgideki siyasetçilerin Türkiye`yi arındıracaklarını, temiz bir ülke meydana getireceklerini düşünmeye başladı. Gel gör ki, AKP etrafında toplanan kimi hacıyatmazların yolsuzlukları ayyuka çıkmış bulunmaktadır. Deyim yerindeyse bazıları “deveyi hamuduyla götürmektedirler”.
Sevgili Gümüşhaneliler;
İşte bu nedenle önümüzdeki seçimin en önemli konularından birini “yolsuzluklar” oluşturacaktır.
Tekrar dış politikaya dönersek; dış politika kapsamında, AKP hükümetince stratejik yönüyle atılan çeşitli adımların büyük bir bölümünün, BOP çerçevesinde düşünüldüğü göz ardı edilemez. Başbakan Erdoğan; açık bir biçimde “Biz BOP`un eş başkanlığını yapıyoruz, bizim bu projeyi hayata geçirme gibi bir görevimiz ve misyonumuz var” demiştir ki, Türkiye`de yükselmekte olan ulusalcı dalganın öne çıkardığı öfkede bundan kaynaklanmaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olduğu Ortadoğu coğrafyasında, durum Müslümanlar açısından işler acısıdır. Bakınız, Başbakan Lübnan’a gidiyor, Lübnan Parlamentosunda konuşuyor, dönüyor ve ertesi gün Lübnan, İsrail Ordusunca işgal ediliyor ve binlerce Müslüman katlediliyor.
Büyük abartılarla Arap-İsrail görüşmelerine arabuluculuk yapacağız söylemi ile ortalıkta caka satılıyor ve bu kapsamda; İsrail Başbakanı OLMERT’le Ankara’da el sıkışıp pozlar veriliyor. Oysa ki; Olmert buraya geldiği zaman, güya veda için gelmişti. Lütfen gerçekçi olalım; veda için gelen yabancı bir Başbakanın, buradaki başbakanlık makamında Başbakanımızla, 6 saat görüşme yapması normal mi?
Başbakan Erdoğan`la Olmert 6 saat boyunca her konuyu görüşüyorlar. Ancak ve maalesef bu görüşmeden üç gün sonra İsrail, Gazze’ye saldırıp, binden fazla müslümanın öldürülmesine ve binlercesinin de yaralanmasına yol açan vahşeti başlatıyor.
Burada Gazze`yle ilgili olarak ortaya çıkan önemli nokta da şudur; İsrail’in saldırısı nedeniyle her ne kadar Başbakan Erdoğan bazı ağır sözler söylüyor ise de; İsrail bu sözleri hiç ciddiye almıyor.
Ciddiye almamanın iki nedeni vardır. Bir; güveniyorlar ki İsrail`le Türkiye arasındaki ilişkileri Türkiye bozmayacaktır ve ikincisi maalesef; Türkiye, diğer ülkeler tarafından artık önemsenen ve ciddiye alınması gereken bir ülke olarak görülmemektedir.
Eğer aksi söz konusu olsa bu katliamın durdurulmasında bir nebze olsun sözü dinlenen ülke olabilirdik. Bugün ortaya çıkmıştır ki; AKP Hükümetinin bu konuda yapacağı hiçbir şey yoktur. Sadece kendi tabanını teskin etmek için bazı göstermelik açıklamalarla yetinmektedirler.
Sevgili Gümüşhaneliler;
Hıristiyan değerlere dayanan ve İsrail’e sempati ile bakan başta ABD ve AB Ülkeleri olmak üzere, dünyada birçok ülke ve güç merkezi, maalesef bu vahşetten ötürü İsrail’i resmi olarak kınamaktan hala kaçınıyorlar.
Ancak; Güney Amerika ülkelerinden Bolivya ve Venezualla; siyonist işgal ordusunun Gazze’ye saldırıp binden fazla kişiyi katletmesi ve beş bine yakın insanı da yaralaması nedeniyle, işgalci İsrail devletiyle olan diplomatik ilişkilerini kestiklerini ve İsrail’li Büyük elçileri sınır dışı ettiklerini dünyaya duyurarak son derece onurlu bir tavır sergilediler.
Peki; ülkesinde yaşayan insanların % 99’ u Müslüman olan, İmparatorluk mirasına sahip ve bir zamanlar söz konusu bölgenin hamiliğini yapmış bir ülkenin, basit de olsa göstermelik bir kınama kararını bile parlamentosundan çıkaramamasını, orada katledilen halka nasıl açıklayacağız?
Üstelik yıllarca dindarlık söylemlerini öne çıkararak, toplumda güç kazanmış, Müslüman, muhafazakâr ve manevi değerlere karşı çok hassas olduğunu öne sürerek, milletin sempatisini toplamış ve bu sayede iktidar olmuş bir partinin, aslında son derece küçük bir tepki olarak görülebilecek bir kınama kararının bile Meclisten çıkmasını engellemesini, hadi Filistin halkına açıklamak zorunda olmayalım, peki vicdanlarımıza nasıl açıklayacağız?
Bu nasıl samimiyeti? Nerede bizim milli ve manevi duygularımız ve değerlerimiz? Uluslararası denge bahanelerini öne sürenler, peki bu katliama seyirci kalmanın Müslümanların vicdanlarında yarattığı ızdırabı ve bu ızdırabın; milletin manevi duyguları ve ruhsal dengeleri üzerinde yaptığı tahribatı nasıl dengeleyeceğiz?
Sevgili Hemşerilerim;
Biraz yakın tarihimize kısa bir yolculuk yapalım. Uzun zamandır bilinen bazı gruplarca, hakkında karalama kampanyası yürütülen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, acaba Filistin konusunda ne düşünüyor ve ne söylüyordu? Bu konuda çok yakın bir tarihte ortaya çıkarılan bir belge; Atatürk’ün, Avrupa’ya Filistin konusunda çok ciddi bir ultimatom verdiğini ortaya koyuyor.
Atatürk; Filistin ile ilgili Haziran 1937′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmasında şöyle diyor:
“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür.
Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için, İslamiyet’in mukaddes yerlerinin; Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.
Binaenaleyh; şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik.
Fakat bu ithamlara rağmen; Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız.
Cedlerimizin, Selahaddin`in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda, yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bu gün, Allah`ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa’nın bu mukaddes yerleri ele geçirmek ve sahip olmak için yapacağı ilk adımda; başlarında biz olmak üzere bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur.”
Şimdi lütfen; Türkiye’nin en zayıf dönemlerinde Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından uygulanan dış politikayı ve bir de güya çok büyük işlerin yapıldığının iddia edildiği dönemde AKP’nin Dış Politika tutumu ve uygulamasını bir karşılaştırın.
Durum ortada, vicdanlara sesleniyorum. Allah aşkına peki söyler misiniz AKP’ce yürütülen dış politikanın neresi başarılı? Ailece, çoluk çocuk, turistik gezi şeklinde dünyanın dört bir yanını dolaşmayı dış politika zannedenler, siz kimi kandırıyorsunuz?
Yoksulluk ve yolsuzluklar sonucu, kendisi dışında kimseyi, hiçbir kesimi ve hiçbir yeri düşünemez hale gelen bir grup insanın üzerinde, ele geçirdiğiniz medya gücü ile hala propaganda yapabilirsiniz ve mümkündür ki, pekala kandırmaya ve oyalamaya devam edebilirsiniz. Ama haberiniz olsun; bu ülkenin aydınlık, sağduyulu ve vicdan sahibi insanlarına, bunu artık yutturamıyorsunuz.
Ayıptır, günahtır, yazıktır ve yakışıksızdır. Söz konusu kınama önergesini bile çok görüp reddini sağlayanlar; evet siz bu vahşeti sergileyen İsrail’i kınayamıyorsunuz bile, ama bizler, bu ürkek ve dışa endeksli politika ve tavırlarınızdan ötürü sizi kınıyoruz.
Manevi değerlerine önem veren vicdan sahibi halkımızın artık olayları tarafsız ve sağduyuyla değerlendirerek; önüne koyulacak ilk sandıkta sizi kınayacağına olan inancımız tamdır.
Filed under: Dış Politika | Leave a Comment
AKP’NİN DIŞ POLİTİKA KARNESİ
AKP’NİN DIŞ POLİTİKA KARNESİ
Şimdi lütfen medyanın büyük çoğunluğunun çıkarları gereği yaptığı yanlı yayınlarla oluşturulan ön yargılarımızı ve bizi sağduyulu insan olmadan uzaklaştıran taraf tutar gibi partizanca bakışı, bir kenara bırakalım, elimizi vicdanımıza koyalım ve sağlıklı, objektif bir değerlendirme yapmaya çalışalım.
Değerlendirmeye başlamadan önce bazı gerçeklerin ve tespitlerin altını çizelim. Hepimiz biliyoruz ki AKP, dini referansları olan, dini ve milli duyguları önemsediğini iddia eden ve bu iddia ile kalmayıp, her konu ve ortamda bu konular üzerinden siyaset yapan bir partidir. Bütün uygulamaları, atamalardaki tercih ve tasarrufları, kadrolaşmada uyguladıkları “bizden olsun ne olursa olsun” yaklaşımı ve bunu daha da ileri boyuta götürerek “dindar Cumhurbaşkanı” seçtik söylemi bu bakış açısını doğrular niteliktedir.
Peki dini ve milli referansları olduğu öne sürülen bir partinin dış politika uygulamaları acaba bu özelliğini yansıtır nitelikte mi? Propagandalarla empoze edilmeye çalışılan “son derece aktif ve başarılı bir dış politika” takip ediyoruz söylemi, acaba gerçekten doğru mu? Örnekler ve somut olaylar bazında bir gözden geçirelim.
Gürcistan’dan başlayalım. Biliyorsunuz, Gürcistan üzerinde Türkiye’nin antlaşmalardan kaynaklanan garantör hakkı vardır. Yani Türkiye’nin katılımı ve onayı olmaksızın orada fiili durum yaratılamaz. Bu denge böyle kurulmuş ve AKP hükümetlerine kadar yıllarca sürdürülmüştür. Uzun soluklu ve gerçekçi siyaset anlayışından uzaklaşılmaya başlanması ile olaylar çığırından çıkmaya ve Türkiye’nin bölgedeki etkinliği kırılmaya başlamıştır. Nitekim bir gün önce Gürcistan Devlet Başkanı Şaakaşvili ile Başbakan Erdoğan görüşmüş, kucaklaşmış ve her zamanki gibi propagandaya dönük boş söylemlerde bulunulmuş, ancak ertesi gün Gürcistan Rus birliklerince işgal edilmiş ve binlerce Gürcü katledilmiştir.
KIBRIS’ta onca kayıp, şehit ve sıkıntıya rağmen, yıllarca tüm Cumhuriyet Hükümetlerince sürdürülen; milli çıkarlara uygun eşit ve adil bir çözüm önerisi söylemi bir kenara bırakılmış, yılların direnişi etkisiz hale getirilirken, Kıbrıs davasının sembol isimleri ( Denktaş gibi) tasfiye edilmiş ve Kıbrıs’ın Müslüman Türk halkı, Rumların inisiyatifine, yani kaderine terk edilmiştir.
Afganistan’da NATO Ülkelerinin Hıristiyan askerleri, ABD’nin öncülüğü ve önderliğinde Müslüman Afgan halkı üzerinde katliamlara varan keyfi uygulamalarını sorumsuzca ve rahatlıkla sürdürürken, Türkiye bölgede göstermelik bir unsurla son derece etkisiz ve yetkisiz durumdadır.
Başbakan Erdoğan’ın Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olduğu Ortadoğu coğrafyasında durum Müslümanlar açısından işler acısı. Başbakan Lübnan’a gidiyor, Lübnan Parlamentosunda konuşuyor, dönüyor ve ertesi gün Lübnan, İsrail Ordusunca işgal ediliyor ve binlerce Müslüman katlediliyor.
Bütün dini ve milli söylemlere rağmen, ABD’nin Irak’a müdahalesine uygun ortam sağlanmış, CHP’nin direnişi ile 1 Mart Teskeresinin reddedilmesine rağmen, ABD’ye Irak işgali ile ilgili gerekli destek, üstü örtülü olarak AKP hükümetince verilmiştir. Verilmiştir de ne olmuştur? Irak üçe bölünmüş, bir milyon civarında Müslüman öldürülmüş, binlerce Müslüman kadına tecavüz edilmiş, kısaca tam bir vahşet ve kaos ortamı yaratılmıştır.
Irak’ın göz göre göre parçalanmasına seyirci kalınmış, üstelik Anadolu toprakları ve milli imkanlarımız da kullanılarak Irak’ın kuzeyinde etnik yapıda bir Kürt devletçiğinin oluşturulmasına çanak tutulmuştur. Söz konusu bölgede, daha düne kadar ilkel aşiret lideri durumunda olan, boyuna bakmadan her fırsatta Türkiye’ye tehditler savuran, denetimlerinde bulunan topraklarda konuşlanarak Türkiye’ye hain saldırılar gerçekleştiren terörist örgüte gerekli desteği sağlayarak, on binlerce insanımızın ölümüne, binlerce güvenlik mensubumuzun şahadetine, milyarlarca dolar harcama yapmak zorunda bırakılarak Türkiye’nin zayıflatılmasına yol açan Barzani ve Talabani ile pazarlık yapma durumuna gelinmiştir. Ancak pazarlık tek taraflıdır ve sürekli yeni tavizler istenmektedir. Maalesef, milli hassasiyet ve çıkarlar bir kenara bırakılarak bu tavizler verilmeye devam edilmektedir.
İsrail üç askeri kaçırıldı bahanesiyle Lübnan’ı tarumar ederken, bölücü terör örgütü Irak’ın kuzeyinden 300-400 kişilik grupla sınırı geçip vatan topraklarını bekleyen onlarca askerimizi şehit ettiğinde sadece hamasi nutuklar atılmakla yetiniliyor ve hiç bir şey yapılamıyor.
Musul, Kerkük ve Telafer’de binlerce Müslüman Türkmen’in katliamına sadece seyirci kalınıyor ve Türkmenler bu bölgede Iraklı Kürtlerin insafına terk ediliyor.
Büyük abartılarla Arap-İsrail görüşmelerine arabuluculuk yapacağız söylemi ile ortalıkta caka satılıyor ve bu kapsamda İsrail Devlet Başkanı OLMERT’le Ankara’da el sıkışıp pozlar veriliyor. Ancak bu görüşmeden üç gün sonra İsrail Gazze’ye saldırıp, yüzlerce müslümanın öldürülmesine ve binlercesinin de yaralanmasına yol açan vahşeti başlatıyor.
İsrail’le ilk resmi askeri anlaşmaya imzayı “Siyonizmin” yılmaz düşmanı Erbakan atıyor. Bu anlaşmaya göre İsrailli pilotlar, Konya’da uçuş ve atış eğitimleri yapıyor ve yaptıkları eğitimin pratiğini de, Filistin’de Müslümanlar üzerinde katliamlar şeklinde yapıyorlar. Ama hocanın talebeleri ve manevi önderi olduğu grup ve yapı, milletin gazını almaya dönük küçük ve ihtiyatlı tepkiler sergiliyor ve bu grup telin mitinglerinin hazırlayıcısı ve öncüsü durumunda görülüyor. Çelişkiler ülkesiyiz vesselam.
Özetle; Ortadoğu’da binlerce Müslüman katledilirken, başbakanımız Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanlığını yürütüyor. Yürütüyor da ne oluyor? Tüm önemli çıkar alanlarımız ve davalarımızda tam bir başarısızlık söz konusu. Yüksek sesle her fırsatta seslendirilen “etkinlik” propagandasına rağmen, durumdan da anlaşılacağı gibi, son derece etkisiz ve ciddiye alınmayan bir ülke görüntüsü veriliyor. Ve bütün bunlar, milli ve dini değerlere önem verdiğini söyleyen bir iktidar döneminde yapılıyor.
Daha onlarca örneği sıralamamız mümkün. Peki söyler misiniz, bunun neresi başarılı bir dış politikanın göstergesi olabilir? Ailece, çoluk çocuk, turistik gezi şeklinde dünyanın dört bir yanını dolaşmayı dış politika zannedenler, siz kimi kandırıyorsunuz?
Tekrar vicdanlara dönelim. Allah aşkına bütün bunların neresi başarı? Yoksulluk ve yolsuzluklar sonucu kendi dışında kimseyi, hiçbir kesim ve yeri düşünemez hale gelen bir grup insanın üzerinde, ele geçirdiğiniz medya gücü ile hala propaganda yapabilirsiniz ve mümkündür ki pekala kandırmaya ve oyalamaya devam edebilirsiniz. Ama bu ülkenin aydınlık, sağduyulu ve vicdan sahibi insanlarına bunu artık yutturamıyorsunuz haberiniz ola…
Bedri AĞAÇ
Filed under: Dış Politika | Leave a Comment
NİÇİN ADAY OLDUM?
Şuan buradaki varlıklarını büyük destek olarak gördüğüm sevgili sosyal demokratlar, hoş geldiniz, şeref verdiniz. Konuşmama başlamadan önce hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.
Kentimizle ilgili görüşlerimi açıklamadan önce, müsaadenizle genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Önce şunu kabul edelim ki, gerçeklerden devekuşu gibi başımızı toprağa gömerek kaçıp kurtulmamız imkânsız.
Gümüşhane; Türkiye’de illere göre gelişmişlik sırasında 71 nci sırada ve Bayburt’la birlikte, geri kalanın tamamı Güneydoğu illerinden oluşan ve 16 ili kapsayan en alt gelişmişlik grubunda yer almaktadır. Karadeniz bölgesinin en geri kalmış ilidir.(Yeni illerin bile çok gerisindedir.) Milli gelirden kişi başına aldığı pay son derece düşük durumdadır.
Az sayıda düzene uyum sağlamak suretiyle işini yürütebilenlerin dışında, özellikle de küçük ölçekli işletme ve esnafın işleri hiç parlak değil. Sanayinin ise hayali bile mevcut değil. Tarım ve hayvancılık bitmiş, köyler neredeyse boşalmış durumdadır.
Kente işsizlik o kadar yoğun olarak hakimdir ki; kahvehaneler maalesef en yaygın ve en iyi iş yapan işletmeler durumundadır. Ülkemizde yaklaşık 8 milyon işsizimize ilaveten, her yıl istihdam piyasasına giren 700 bin gencimize iş bulmazken; dev gibi işsizler, yani umutsuzlar ordusuna yeni kitleler hızla ve artarak katılmaya devam ediyor.
IMF’ye ülkenin ümüğünü sıktırmayacağını söyleyerek meydanlarda hamasi nutuklar atan Başbakan, bugün Para Fonu ile yapılacak anlaşmayı bir başarı ve IMF’yi bir kurtarıcı gibi sunma noktasına gelmiştir. Yani ekonomide tehlike ve kriz çanları kulakları sağır edecek şiddette çalmaya devam ediyor.
Ancak ne yazık ki sorumlu olanlar işitme kaybına uğramış olacak ki, bu sesleri duymuyor veya dile getirenleri felaket tellallığı ile suçluyor. Doğal tabi, çünkü kriz onları, ailelerini ve yakın çevrelerini değil sade vatandaşı vuruyor.
Çözüm gibi uygulanan “sadaka ekonomisi” ile insanlar muhtaç ve bağımlı halde tutulmaktadır. Halkın önemli bir bölümü sadaka gibi yardımlarla idare edilmeye çalışılıyor.
Devletin kaynaklarından ve herkesin vergilerinden alınan payla insanlara yapılan bu yardımlar, sanki kendi babalarının parası veya cebinden yapılan yardım gibi gösterilerek, siyasi maksatlarla kullanılıyor.
Devletin kaynaklarının önemli bölümü kendilerine ve yakınlarına peşkeş çekilirken; bu kaynakların küçük bir bölümü, siyasi rüşvet gibi sus payı olarak halka dağıtılıyor.
Yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük, yağma, talan, adam kayırma, haksız kazanç ve menfaat temini öylesine almış yürümüş ki, artık bu durumlar bile insanımızca normalmiş gibi algılanıyor.
Cemaatlerce organize dilen irticai yapı iyice genişlemiş, kök salmış ve gücünü artırmaya devam ediyor. Devlet yurtlarında yer bulamayan gençlerimiz, cemaatlerin kucağına teslim ediliyor.
Yani özetle; nereden bakarsanız bakın, ülkeyi yöneten küçük ama mutlu azınlığın dışında, toplumun gerçekten durumu içler acısı. Üstelik düzelme yerine durum her geçen gün daha da kötüleşiyor.
Fakat bütün bu gerçekler ve acı tabloya rağmen; “Hamdolsun, her şey çok iyi gidiyor.”, “Durmak yok yola devam” gibi anlamsız propaganda ve sloganlarla durumu idare edip, ne olursa olsun iş başında kalmaya çalışan bir yönetim anlayışı ülkeye hâkim durumda. Doğru, devam, iyi gidiyor, ama kimin için?
Sevgili Gümüşhaneliler; peki şehrimizin genel durumu nasıl? İnsanımız, temiz hava ve temiz suya hasret durumdadır. Çünkü halkımız; su zengini olan ilimizde, sağlıksız borulardan ve son derece pahalı olarak dere suyu içmek, havası ile ünlü yöremizde düşük kalorili kömür kullanımı ve kontrolsüzlük ve duyarsızlık yüzünden zehir solumak zorunda bırakılmaktadır. Kanalizasyon sorunu halen çözülememiştir. Mahalle aralarındaki yollar son derece bakımsızdır. Trafik tam bir keşmekeş içerisindedir.
Şehir plancılığından asla nasibini almayan son derece çarpık, plansız, estetik ve zarafetten uzak çirkin bir yapılaşma maalesef kentimize hakim olmuştur. Seçim havası buna tuz biber olmuş durumdadır. Birçok il, gecekondu önleme projeleri yaparken, şuanda ilimizde belirli yerlerde yeni gece kondular yükselmektedir.
Şehir merkezinde bahçelerden eser kalmadı. Son olarak Karşıyaka Mahallesi de bu furyaya teslim edildi. Kalan son bahçelerden şimdi ucube gidi beton yığınları yükseliyor. Kısaca şehrin mimari dokusu geri döndürülemeyecek tarzda tahrip olmuştur.
Ülkemizde Amasya, Amasra, Beypazarı gibi tarihi dokunun muhafaza edildiği yerleşim bölgelerine gıpta ile bakarken, ilimizin özgün mimari ve tarihi doku kimliğinden artık söz etmek maalesef imkânsız.
Ama hatırlatmak istiyorum ki, Gümüşhane’de yaşadığımız bu çok sorunlu ve sıkıntılı durumda, Cumhuriyet Halk Partisi ve partililerimizin hiçbir payı ve suçu yoktur.
Çünkü, bu 30 yıllık dönemde CHP dışına tüm partiler görev ve hizmet şansını bulmuşlar, ama performansları maalesef yeterli olmamıştır.
Yıllarca, yurt içi ve yurt dışında yaptığım gözlemlerde, çok güzel ve modern belediyecilik uygulamalarına şahit oldum. Memleketimde hemşehrilerimin eksik ve yanlış uygulamalarla hiç hak etmedikleri bir ortamda yaşamaya mahkum edildiğini tespit ettim.
İşte bu nedenle; memleketime layık olduğu hizmeti sunabilmek adına bu kutsal göreve talip oldum. Artık bugün değişim zamanıdır.
Gün, Gümüşhanelilerin bu büyük ve kutsal mücadelede yerlerini belirleyerek taraf olma günüdür. Kuşkusuz, bu mücadele zor ve uzun soluklu bir mücadele olacaktır.
Bugün, gücü elde bulunduranlar bir günde bu noktaya ulaşmadılar. Bozulma ve yozlaşma nasıl zaman aldıysa, düzelme de zaman alabilir. Ama karınca gibi inatla ve sabırla çalışmak zorundayız.
Ülkemizi yeniden aydınlık yarınlara kavuşmasında, Gümüşhane’mizin de çorbada bir tuzu olmalıdır ve hiç kuşkum yok olacaktır. Sadece kendimiz için değil, gelecek kuşaklar için de bu mücadelede taraf olmak ve sabırla gayret göstermek boynumuzun borcudur.
Gümüşhane’mizin içinde bulunduğu durum, halkımızın mutsuz ve gelecekten umutsuz hali kader değildir. Herkesin özlemini çektiği modern, temiz, çağdaş ve şirin Gümüşhane’yi halkımıza kazandırabilmek için yeni bir yönetim anlayışına ihtiyaç var. Bu nedenle bu göreve talibim. Hazırım, kararlıyım ve kendime güveniyorum.
Şimdiye kadar memleketimize hizmet ve emeği geçen herkesi; rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Ancak; daha iyisini ve daha güzelini yapabileceğime inanıyor ve bu konuda siz sayın hemşehrilerime söz veriyorum! Kimseyi mahcup ve pişman etmeyeceğim. Şunu ifade etmek istiyorum ki, sonucu ne olursa olsun bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceğim.
Tüm iyi niyetimle yola çıktım. Bu yarışı kazanacağız. Özlemi duyulan Gümüşhane’yi oluşturmada, halkımızla el ele, gönül gönüle hep birlikte demokratik katılım anlayışıyla çalışacağız.
Sevgili Gümüşhaneliler; bakın, şu an ne kadar güzel bir tabloyla karşı karşıyayız. Lütfettiniz, desteğinizi göstermek için buraya teşrif ettiniz. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Ayağınıza, yüreğinize sağlık. Bu duruş ve bu destek, bize ve dostlarımıza güven ve moral, rakiplerimize ise endişe ve korku veriyor.
Sizlerin de bu mücadelede aktif gayretlerinize ve desteğinize ihtiyacım var. İnanıyorum ki, hep birlikte ve herkesi kucaklayarak başaracağız.
Unutmayın, dağınık olduğumuz dönemlerde kimin eline ne geçti? Hep kenarda bırakıldık, hep ihmal edildik ve yıllarca partizanca ayrımcılığa muhatap olduk.
Oysa geçmişte birlik beraberlik içerisinde hareket eden halkımız 20 yıllık Sebahattin AYTAÇ efsanesini yaratmış ve en güzel hizmeti de yine bu dönemde görmüştür. Size söz veriyorum, çok çalışacağım ve hep birlikte ikinci Sebahattin AYTAÇ dönemini 29 Mart akşamı başlatacağız.
Geçmiş yıllarda sosyal demokratların, dağınık ve hedefsiz kalarak, başkalarına destek vermesi gibi durumlara alışkın olan ve ellerini ovuşturarak yine aynı sonucu elde etmeyi bekleyenlere sesleniyorum. İşte biz buradayız, bu coşkulu kitleyi görün, hiç olmadığı kadar kararlı, inançlı ve güçlüyüz. Ben bu inançlı kitle ile gurur duyuyorum.
Çok şükür şuan solda birlik beraberliğimizi sağladık ve ortak hedefimize odaklandık. Hedefimiz açık ve tek, bu seçimde, belediyeyi 30 yıl sonra yeniden kazanacağız.
Açıkça ifade ediyorum ki, solun kendi dışında hiç bir kimseye ve partiye verecek ve ziyan edecek tek bir oyu bile yoktur. Gücümüzü bu kez herkese göstereceğiz. Soldan destek alabileceğini hayal edenler, bu kez kusura bakmayın, avuçlarınızı yalayacaksınız.
Gümüşhane’nin üzerindeki ölü toprağını atacağız, kentimize giydirilen muhafazar yaftasını yırtacağız, ulaşabildiğimiz kadar çok insanımıza ulaşıp, halkımızı tekrar kazanacağız. Çünkü, gelecek nesillere karşı sorumluluklarımız var.
Zaferimiz, sadece güzel ilimizin makus talihini kırmakla kalmayacak, Anadolu’muzun bir çok kentine örnek olacaktır. Bu mücadelenin sonucunda arkamızda, insanımıza ve kültürümüze yakışır eserler bırakmanın haklı onur ve gururunu hep beraber yaşayacağız.
Son olarak şuna tüm kalbimle inanıyorum ki; 29 Mart’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Artık değişim zamanı dedik, değiştireceğiz ve söz veriyorum 1 Nisan’da o merdivenlerden hep beraber elele, kol kola gururla çıkacağız.
Mücadelemizde göstereceğinizden emin olduğum destek, emek ve gayretleriniz için, şimdiden sonsuz teşekkürlerimi sunuyor ve sizleri saygı ile selamlıyorum
Filed under: GÜMÜŞHANE | Leave a Comment
KERKÜK SORUNU
KERKÜK SORUNU
New York Times’ta William Safire “Türkiye’nin Irak’taki Kürt imtiyazını kabul etmesinin” ABD ile ilişkileri düzeltmesi için ön koşul olduğu açıklanıyor. Ankara’nın açmaz ve diyet borçlarından kaynaklanan sessizliği devam ediyor ve bu sessizlik dolayısı ile kamuoyu olayı kavrayamıyor, sonuç olarak Irak’ın kuzeyinde Kürtler kesin ve tam anlamı ile söz sahibi konuma geliyor. Nitekim bir Türkmen Cephesi liderinin; “Kerkük’te Türkmenlerin aleyhindeki gelişmelerin sebebi, ABD’nin Kürtleri desteklemesi kadar, Türkiye’nin Türkmenleri desteklememesidir” şeklindeki acı açıklaması ile yüreğimiz burkuluyor.
Kerkük’te bütün önemli noktalara Kürtler yerleştirilmiştir. Resmi daireler Kürtler tarafından işgal edilmiş durumdadır. Vali, genel müdürler, daire başkanları, hepsi Kürt’tür. Ve hepsinden acil ve önemlisi ise Türkmenler öldürülmekte ve ocaklar söndürülmektedir.
Kerkük ateş altındadır, Kerkük’te (ve de çevresinde) silahlı bekletilen yüz binlerce Kürt, TÜRKMEN katliamı için işaret beklemektedir. Nitekim Irak Kürdistan Yurtsever Birliği Partisi (IKYB) Yerel Bölge Parlamento Üyesi Mola Bahtiyar “2007 yılında Irak hükümetinin Kerkük’te referandum yapmaması halinde Kerkük’ü Kürt yönetimine bağlayacağız.” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyor. Maalesef tehdit karşılığını bulamıyor. Irak’ta giderek vahimleşen bir tehlike var. Bu tehdit Kuzey Irak’taki ve Kerkük’teki gelişmelerle büyüyor. Irak’taki gelişmelerle (ve tehlikelerle) daha yakından meşgul olmak ve yeni stratejiler geliştirmek zorundayız ama maalesef ortada mahcup, ürkek ve derin bir sessizlik var.
Devletin çeşitli birimlerine sunulan bir rapora göre Irak’ın kuzeyinden Kerkük’e 600 bin Kürt getirilmiştir. 227 bin Kürt seçmenin kaydı yapılırken, okul, nüfus ve tapu müdürlüklerinin büyük çoğunluğu Kürtlerin eline geçmiştir. Saddam döneminin Irak’ı ve BM kaynaklarına göre, Saddam Hüseyin döneminde Kerkük’ten göçe zorlanan Türkmen, Kürt, Arap ve Süryani’nin toplam sayısı ise 11 bin 800 civarındadır. Kürt seçmen ve aile yakınları dikkate alındığında, Saddam’ın devrilmesinden sonra Kerkük’e 600 binden fazla Kürt gelmiş durumdadır. Yani atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
Başbakan AKP grup toplantısındaki konuşmasında (9 Ocak 2007), şimdiki stratejinin temel parametrelerini açıkladı. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, mezhep çatışmalarının durdurulması, anayasanın yeniden düzenlenmesi, merkezi hükümetin otoritesinin (petrol gelirlerinin dağıtım şeklinden, sınırların kontrolüne kadar) güçlendirilmesi, oldu bittilere (özellikle Kerkük’te) meydan verilmemesi, Kuzey Irak’ta PKK varlığının sona erdirilmesi. Başbakan’ın bunları sayarken, Türkiye’nin aksi yöndeki gelişmelere “seyirci kalmayacağı” şeklinde ciddi uyarılarda bulunuyor. Bulunuyor bulunmasına da kim ne kadar ciddiye alıyor? Bu sindirilmiş, sinmiş, pasif görünüm ne kadar etki yaratabilir ki? Yoksa yine iç kamuoyunun ateşini ve gazını almaya dönük bir şark kurnazlığı mı göreceğiz.
Başbakan Recep Tayyib Erdoğan’ın ‘Kuzey Irak’ta işi oldubittiye getirmek isteyenlere sesleniyorum. Oranın yeni bir Karabağ olmasına izin vermeyiz’ sözlerine değinen Kuzey Irak’ın Erbil kentindeki yerel Kürdistan Parlamentosu Başkan yardımcısı Kemal Kerküki, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına cevap verirken, etine buduna bakmadan koca ülkemi adeta tehdit ediyor.
Türkiye ve Kerkükle ilgili planlar çizilmiş, senaryolar yazılmış ve avcılar ava çıkmış durumdadır. Başını toprağa gömmek suretiyle kurtulabileceğini sanan tam bir devekuşu mantığı maalesef ülkemize hakimdir. Tabii bu mantığı art niyetli, hainhane olarak nitelemek yerine daha hafif tanımlama ile basiretsizlik ve çapsızlık olarak da nitelemek mümkün. Memlekette iktidar sahiplerin gaflet mi, delalet mi yoksa hiyanet mi içerisinde olduklarının ayırdına, uyutulmaya alıştırılmış necip milletim, nasıl ve ne şekilde varsın?
Aydınının, entelektüel tabakasının, akademisyenin, bürokratının, siyasetçisinin çeşitli etkenler ve araçlarla şekillendirildiği, yok eğer bilinçli bir tercih söz konusu değilse, bu kadar yoz ve sığ olduğu bir ülkede garip, fakir, çaresiz, cahil bırakılarak “sadaka ekonomisine” mahkum edilmiş halkın bu farkındalığa ulaşmasını ummak ve bir gün bu sorumluluğu taşıyanlardan hesap sormasını beklemek ne kadar mantıklı olabilir ki?
Ne yazık ki, Türkiye’yi yöneten karar mekanizmaları ve güç merkezleri; bu gelişmelerin, derinliğini, muhtemel sonuçlarını ve etkilerini stratejik bir bakışla değerlendirememiştir. Aradan geçen sürece rağmen bu değerlendirme zafiyeti devam etmektedir. Kendi ayakları üzerinde durma cesareti ve öz güvenini gösteremeyip, ABD tarafından derin yalnızlığa itilen Türkiye’nin, AB’yi bir sığınacak liman olarak görmesi ise seri yanılgıların “sıradaki”nden farklı değildir. Oysa ki; Irak’ın kuzeyi, Kürt kimliği, Türkiye’nin üniter yapısı gibi konularda AB, ABD’yi rahmetle aratacak yaklaşımlara sahiptir.
Önümüzdeki dönem, bölgede (Kafkasya, Ortadoğu başta) çok ciddi değişiklikler beklenmektedir. Bölgede haritalar-sınırlar değişecektir ancak Türkiye’de hâlâ bu yeni-tehlikeli süreç karşısında yapılması gerekenler yapılmamakta/yapılamamaktadır. Ulus devletimiz tehlike altında iken ulus devleti koruyarak tehlikeyi yok etmekle sorumlu milli kurumlarımızın eli kolu bağlanmış durumdadır. Süratle çizilen senaryonun uygulanması ile ilgili çakıl taşları birer birer toplanmaktadır.
Tabi bütün bunları geçmişte diğer olaylarda olduğu gibi; balık hafızamızın en nadide köşesinde saklayacağız ve tarih önünde bunların sorumluluğu ve vebalini taşıyan “etkili” ve “yetkililerden” asla hesap sormayacağız. Çünkü yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Kime ne zaman neyin hesabını nasıl sorduk ki?
Bedri AĞAÇ
Filed under: Terör ve Güvenlik | Leave a Comment
TERÖR NEDEN ÇÖZÜLEMİYOR?
TERÖR NEDEN ÇÖZÜLEMİYOR
Kendilerine cömertçe ve emek harcamadan, sadece bağlı ve vefalı kalma koşulu ile büyük çıkar paylaşım olanakları verilen, bu nedenle de direk organik ve dolaylı bağlantısı dolayısı ile uluslar üstü ve uluslar arası sermaye ve merkezlerin gönüllü desteğine soyunan yerli işbirlikçi sermaye ve bu sermayenin kontrol ettiği medyası; ülkenin her yanında cirit atan, en mahrem olması gereken ulusal kurumlarına dahi sızmış binlerce ”etki ajanı”; direkt kimliklerinden anlaşılabilecek hain ve servis elemanlarından daha tehlikeli olan ve halkın kendisinden zannettiği ve bu nedenle de aldıkları kararları ve icraatlarını etkili bir biçimde sorgulamadığı yönetici eliti; statükocu bürokrasisi; kültürel ve ahlaki dejenerasyona şiddetle maruz bırakıldığı için son derece bencil ve egoist bir yapıya kavuşmuş ve maddi çıkarlarını her türlü değerin üzerine yerleştirmiş büyük kitleleri; başta ekonomik olmak üzere her konuda bağımlı hale getirildiği için kriz tehditleri ve korkusu ile sindirilen hükümetleri olan bir ülkenin; tarihinde yaşadığı en önemli tehdit ve krizi sağduyu, mantıkla yorumlayarak, gerekli stratejik analiz ve değerlendirmeleri yaparak ulusun yüksek çıkarlarını öne alan sağlıklı politika ve çözüm tarzları üretmesini beklemek ne kadar büyük bir safdillik.
Bulunan, ortaya konan, uygulanan veya ilan edilen çözüm yolları ve tarzları; yukarıda sıraladığım nedenlerle boş, anlamsız, geçerliliği ve bilimsel temeli olamayan, sadece yıllardır yapılanın tipik bir tekrarı olarak aldanmak, aldatılmak ve aldatmak üzerine kurgulanan çözüm yolları olmaktan öteye gidemiyor.
Benzer açıklamalara örnek olarak; Başbakan Erdoğan şunları söylüyor: “Kuzey Irak’taki terörist unsurlarla etkin şekilde mücadele edilmesi gerektiği, muhataplarla görüşmelerde vurgulanan başlıca unsurlar arasındadır. Türkiye bu konuda bugüne kadar sabırlı ve dirayetli tavır içerisinde oldu. Ancak her gün başka bir şehrimizde al bayrağa sarılı şehit cenazeleri kaldırılırken, analar ağlarken, bebeler yetim kalırken, Türkiye’den kimse bu noktada artık sabır isteme hakkına sahip değildir, olamaz.” Bu açıklamanın üzerinden nerede yıllar geçiyor, ama maalesef şehit cenazeleri gelmeye devam ediyor, olaylarda hiçbir azalma görülmüyor aksine artış süreci gözleniyor, diğer taraftan artan terörle beraber terörün siyasallaşarak ülke bütünlüğünü tehdit etme gücü tırmanıyor. Bu olgu, yüreğimizi burkuyor, bizi tedirgin ediyor, geleceğe olan güven ve inancımızı sarsıyor ve bir arada ve hep birlikte sonsuza kadar yaşama azim ve irademizi zedeliyor. Peki, akıl ve vicdan sahibi insan, yukarıdaki açıklamayı yapan bir yönetim anlayışından ne bekliyor “gereğinin tereddütsüz yapılması” ama sonuç; koca bir hiç.
Bedri AĞAÇ
Filed under: Terör ve Güvenlik | Leave a Comment
NE KADAR MİLLİ EĞİTİM
NE KADAR MİLLİ BİR EĞİTİM?
Bugünün Öğretmenler Günü ve bu haftanın Milli Eğitim Haftası olması dolayısıyla; milli eğitim bağlamında eğitimin sorun ve açmazlarının kökeni ve nedenlerine dönük bir analiz yapmanın uygun olacağı kanaatindeyim.
Türk halkının yüzyıllardır eğitim alanında makûs talihi vardır ve bu makûs talih maalesef kırılamadan devam etmektedir. Türkler; yerleşik ve sosyal etkileşime daha fazla fırsat veren yerleşik yaşam tarzından ziyade, genelde göçebe yaşam tarzı içerisinde yüzlerce yıl yaşamış, ancak bu yaşam tarzı, eğitim alanında yeterince gelişmesine engel teşkil etmiştir. İslamiyet’le tanışma, ilk dönemlerde Türklere eğitim ve aydınlanma bağlamında yeni ve parlak ufuklar sağlamış gibi görünmekle beraber, Gazali ekolü gibi özgür düşünce ve felsefeye soğuk bakan tarikat ve cemaat akımları ve yapılarının etkileriyle; yeterince eğitilememiş geniş halk yığınları, dünyevi ve toplumsal meselelerini anlama, kavrama ve değerlendirmede yetersiz ve kimi zamanda art niyetli aracıların söylence ve aktarımlarına dayalı bir eğitim sürecini yaşamak zorunda kalmışlardır.
Osmanlının özellikle duraklama ve gerileme dönemlerinde, bu çağın hayli dışında kalmış tarikat ve şeyhlik düzeni zavallı halkın cahilliğini iyice perçinlemiştir. Batı medeniyeti; aydınlanma ile beraber, dogma ve hurafelere dayalı din anlayışını laisizimle yırtıp atarken, uzun yıllar bu zinciri kıramayan halkımızın içerisinde cehalet ve hurafe kök salmıştır. Bu süreçte yetişen tarikatçı-cemaatçi yapı, cumhuriyetle beraber yerleştirilmeye çalışılan yenilik ve gelişmeye dirençle karşı koymuş ve görece gücü elde ettiği veya kendinde bu gücü hissettiği her dönemde hızla adeta rövanş alma içgüdüsü ile çağdaşlaşma hamlelerine direniş göstermişlerdir.
Orta Asya’da Çinlilerin, sonraki dönemde Arap ve Farisi seyyahların, derviş ve şeyhlerin, Osmanlının son dönemlerinde emperyalist devletlerin gönüllü destekçileri ve etki ajanlarının etkisinde kalan Türk milleti, cumhuriyetin ilk yıllarında, yetişmiş insan eksikliğinden dolayı mecburen Osmanlının son döneminde güç ve makam sahibi olmuş bir kısmı kendinden olmayan, bir kısmı da Türklük bilincinde asla bulunmayan kitlelere mahkûm olmuştur. Maalesef söz konusu bu kitleler; cumhuriyetin ilk eğitim teşkilatlanmasının kuruluşunda çok etkin olmuş ve teşkilatı yönetmişlerdir.
Ellili yıllardan sonra ABD’nin Komünist Rusya’yı yeşil bir kuşakla çerçeveleme stratejisi ve bu stratejinin etkisinde kalan yönetim anlayışı; bir taraftan Türkiye’deki çağdaşlaşma karşıtlarını güçlendirmiş, diğer taraftan toplumun aydınlanma vasıtaları ve bu hedefi kendine ülkü edinmiş demokrat kadrolarını ve aydınlarını tasfiye etmiştir. ABD’nin işini asla şansa bırakmayan tedbirciliği gereği, ülkemiz yine de kendi iç denge ve dinamiklerinin inisiyatifine bırakılmamış, en kritik ve hayati kurumları ile birlikte, Milli Eğitimin özellikle planlama ve programlama kurum ve organlarına, bu amaçla eğitilmiş Amerikalı etki ajanları doğrudan uzman sıfatı ile yerleştirilmiştir.
Tevhidi tedrisat kanununa rağmen eğitimin birliği; azınlık ve yabancı okulları ve aynı dönemin Türkiye’ye hediyesi olan İmam Hatip Okulları ile parçalanmıştır. Bununla da yetinilmemiş, modellenen yüksek öğretim kurumları ile ulusal dilde eğitim demode edilmiş, yerleştirilmiş uzmanlar ve çeşitli cazip imkânlar ve desteklerle öğretim kadroları denetime alınmıştır.
Sonuç olarak neresinden bakarsak bakalım milliliği tartışılabilecek bir eğitim ve öğretim süreci Türk ulusuna çok uzun yıllar boyunca dayatılmıştır ve dayatılmaya devam etmektedir. Yani özetle Türk milleti yüzlerce yıllık makûs talihini yenebilmek adına kendi özü, özellikleri, ihtiyaçlarını esas alan ve çağdaşlaşmanın gereklerine uygun bir eğitim olanağından mahrum bırakılmıştır ve bırakılmaya devam etmektedir. Bu eğitim ne kadar milli olarak adlandırılabilir ki?
Filed under: Memleket Meseleleri | Leave a Comment
Son Yazılar
Kategoriler
- Dış Politika (3)
- GÜMÜŞHANE (4)
- Memleket Meseleleri (3)
- Terör ve Güvenlik (2)