NE KADAR MİLLİ BİR EĞİTİM?

Bugünün Öğretmenler Günü ve bu haftanın Milli Eğitim Haftası olması dolayısıyla; milli eğitim bağlamında eğitimin sorun ve açmazlarının kökeni ve nedenlerine dönük bir analiz yapmanın uygun olacağı kanaatindeyim.

Türk halkının yüzyıllardır eğitim alanında makûs talihi vardır ve bu makûs talih maalesef kırılamadan devam etmektedir. Türkler; yerleşik ve sosyal etkileşime daha fazla fırsat veren yerleşik yaşam tarzından ziyade, genelde göçebe yaşam tarzı içerisinde yüzlerce yıl yaşamış, ancak bu yaşam tarzı, eğitim alanında yeterince gelişmesine engel teşkil etmiştir. İslamiyet’le tanışma, ilk dönemlerde Türklere eğitim ve aydınlanma bağlamında yeni ve parlak ufuklar sağlamış gibi görünmekle beraber, Gazali ekolü gibi özgür düşünce ve felsefeye soğuk bakan tarikat ve cemaat akımları ve yapılarının etkileriyle; yeterince eğitilememiş geniş halk yığınları, dünyevi ve toplumsal meselelerini anlama, kavrama ve değerlendirmede yetersiz ve kimi zamanda art niyetli aracıların söylence ve aktarımlarına dayalı bir eğitim sürecini yaşamak zorunda kalmışlardır.

Osmanlının özellikle duraklama ve gerileme dönemlerinde, bu çağın hayli dışında kalmış tarikat ve şeyhlik düzeni zavallı halkın cahilliğini iyice perçinlemiştir. Batı medeniyeti; aydınlanma ile beraber, dogma ve hurafelere dayalı din anlayışını laisizimle yırtıp atarken, uzun yıllar bu zinciri kıramayan halkımızın içerisinde cehalet ve hurafe kök salmıştır. Bu süreçte yetişen tarikatçı-cemaatçi yapı, cumhuriyetle beraber yerleştirilmeye çalışılan yenilik ve gelişmeye dirençle karşı koymuş ve görece gücü elde ettiği veya kendinde bu gücü hissettiği her dönemde hızla adeta rövanş alma içgüdüsü ile çağdaşlaşma hamlelerine direniş göstermişlerdir.

Orta Asya’da Çinlilerin, sonraki dönemde Arap ve Farisi seyyahların, derviş ve şeyhlerin, Osmanlının son dönemlerinde emperyalist devletlerin gönüllü destekçileri ve etki ajanlarının etkisinde kalan Türk milleti, cumhuriyetin ilk yıllarında, yetişmiş insan eksikliğinden dolayı mecburen Osmanlının son döneminde güç ve makam sahibi olmuş bir kısmı kendinden olmayan, bir kısmı da Türklük bilincinde asla bulunmayan kitlelere mahkûm olmuştur. Maalesef söz konusu bu kitleler; cumhuriyetin ilk eğitim teşkilatlanmasının kuruluşunda çok etkin olmuş ve teşkilatı yönetmişlerdir.

 

 

 

 

Ellili yıllardan sonra ABD’nin Komünist Rusya’yı yeşil bir kuşakla çerçeveleme stratejisi ve bu stratejinin etkisinde kalan yönetim anlayışı; bir taraftan Türkiye’deki çağdaşlaşma karşıtlarını güçlendirmiş, diğer taraftan toplumun aydınlanma vasıtaları ve bu hedefi kendine ülkü edinmiş demokrat kadrolarını ve aydınlarını tasfiye etmiştir. ABD’nin işini asla şansa bırakmayan tedbirciliği gereği, ülkemiz yine de kendi iç denge ve dinamiklerinin inisiyatifine bırakılmamış, en kritik ve hayati kurumları ile birlikte, Milli Eğitimin özellikle planlama ve programlama kurum ve organlarına, bu amaçla eğitilmiş Amerikalı etki ajanları doğrudan uzman sıfatı ile yerleştirilmiştir.

Tevhidi tedrisat kanununa rağmen eğitimin birliği; azınlık ve yabancı okulları ve aynı dönemin Türkiye’ye hediyesi olan İmam Hatip Okulları ile parçalanmıştır. Bununla da yetinilmemiş, modellenen yüksek öğretim kurumları ile ulusal dilde eğitim demode edilmiş, yerleştirilmiş uzmanlar ve çeşitli cazip imkânlar ve desteklerle öğretim kadroları denetime alınmıştır.

Sonuç olarak neresinden bakarsak bakalım milliliği tartışılabilecek bir eğitim ve öğretim süreci Türk ulusuna çok uzun yıllar boyunca dayatılmıştır ve dayatılmaya devam etmektedir. Yani özetle Türk milleti yüzlerce yıllık makûs talihini yenebilmek adına kendi özü, özellikleri, ihtiyaçlarını esas alan ve çağdaşlaşmanın gereklerine uygun bir eğitim olanağından mahrum bırakılmıştır ve bırakılmaya devam etmektedir. Bu eğitim ne kadar milli olarak adlandırılabilir ki?



No Responses Yet to “NE KADAR MİLLİ EĞİTİM”  

  1. No Comments Yet

Leave a Reply