KERKÜK SORUNU
KERKÜK SORUNU
New York Times’ta William Safire “Türkiye’nin Irak’taki Kürt imtiyazını kabul etmesinin” ABD ile ilişkileri düzeltmesi için ön koşul olduğu açıklanıyor. Ankara’nın açmaz ve diyet borçlarından kaynaklanan sessizliği devam ediyor ve bu sessizlik dolayısı ile kamuoyu olayı kavrayamıyor, sonuç olarak Irak’ın kuzeyinde Kürtler kesin ve tam anlamı ile söz sahibi konuma geliyor. Nitekim bir Türkmen Cephesi liderinin; “Kerkük’te Türkmenlerin aleyhindeki gelişmelerin sebebi, ABD’nin Kürtleri desteklemesi kadar, Türkiye’nin Türkmenleri desteklememesidir” şeklindeki acı açıklaması ile yüreğimiz burkuluyor.
Kerkük’te bütün önemli noktalara Kürtler yerleştirilmiştir. Resmi daireler Kürtler tarafından işgal edilmiş durumdadır. Vali, genel müdürler, daire başkanları, hepsi Kürt’tür. Ve hepsinden acil ve önemlisi ise Türkmenler öldürülmekte ve ocaklar söndürülmektedir.
Kerkük ateş altındadır, Kerkük’te (ve de çevresinde) silahlı bekletilen yüz binlerce Kürt, TÜRKMEN katliamı için işaret beklemektedir. Nitekim Irak Kürdistan Yurtsever Birliği Partisi (IKYB) Yerel Bölge Parlamento Üyesi Mola Bahtiyar “2007 yılında Irak hükümetinin Kerkük’te referandum yapmaması halinde Kerkük’ü Kürt yönetimine bağlayacağız.” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyor. Maalesef tehdit karşılığını bulamıyor. Irak’ta giderek vahimleşen bir tehlike var. Bu tehdit Kuzey Irak’taki ve Kerkük’teki gelişmelerle büyüyor. Irak’taki gelişmelerle (ve tehlikelerle) daha yakından meşgul olmak ve yeni stratejiler geliştirmek zorundayız ama maalesef ortada mahcup, ürkek ve derin bir sessizlik var.
Devletin çeşitli birimlerine sunulan bir rapora göre Irak’ın kuzeyinden Kerkük’e 600 bin Kürt getirilmiştir. 227 bin Kürt seçmenin kaydı yapılırken, okul, nüfus ve tapu müdürlüklerinin büyük çoğunluğu Kürtlerin eline geçmiştir. Saddam döneminin Irak’ı ve BM kaynaklarına göre, Saddam Hüseyin döneminde Kerkük’ten göçe zorlanan Türkmen, Kürt, Arap ve Süryani’nin toplam sayısı ise 11 bin 800 civarındadır. Kürt seçmen ve aile yakınları dikkate alındığında, Saddam’ın devrilmesinden sonra Kerkük’e 600 binden fazla Kürt gelmiş durumdadır. Yani atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
Başbakan AKP grup toplantısındaki konuşmasında (9 Ocak 2007), şimdiki stratejinin temel parametrelerini açıkladı. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, mezhep çatışmalarının durdurulması, anayasanın yeniden düzenlenmesi, merkezi hükümetin otoritesinin (petrol gelirlerinin dağıtım şeklinden, sınırların kontrolüne kadar) güçlendirilmesi, oldu bittilere (özellikle Kerkük’te) meydan verilmemesi, Kuzey Irak’ta PKK varlığının sona erdirilmesi. Başbakan’ın bunları sayarken, Türkiye’nin aksi yöndeki gelişmelere “seyirci kalmayacağı” şeklinde ciddi uyarılarda bulunuyor. Bulunuyor bulunmasına da kim ne kadar ciddiye alıyor? Bu sindirilmiş, sinmiş, pasif görünüm ne kadar etki yaratabilir ki? Yoksa yine iç kamuoyunun ateşini ve gazını almaya dönük bir şark kurnazlığı mı göreceğiz.
Başbakan Recep Tayyib Erdoğan’ın ‘Kuzey Irak’ta işi oldubittiye getirmek isteyenlere sesleniyorum. Oranın yeni bir Karabağ olmasına izin vermeyiz’ sözlerine değinen Kuzey Irak’ın Erbil kentindeki yerel Kürdistan Parlamentosu Başkan yardımcısı Kemal Kerküki, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına cevap verirken, etine buduna bakmadan koca ülkemi adeta tehdit ediyor.
Türkiye ve Kerkükle ilgili planlar çizilmiş, senaryolar yazılmış ve avcılar ava çıkmış durumdadır. Başını toprağa gömmek suretiyle kurtulabileceğini sanan tam bir devekuşu mantığı maalesef ülkemize hakimdir. Tabii bu mantığı art niyetli, hainhane olarak nitelemek yerine daha hafif tanımlama ile basiretsizlik ve çapsızlık olarak da nitelemek mümkün. Memlekette iktidar sahiplerin gaflet mi, delalet mi yoksa hiyanet mi içerisinde olduklarının ayırdına, uyutulmaya alıştırılmış necip milletim, nasıl ve ne şekilde varsın?
Aydınının, entelektüel tabakasının, akademisyenin, bürokratının, siyasetçisinin çeşitli etkenler ve araçlarla şekillendirildiği, yok eğer bilinçli bir tercih söz konusu değilse, bu kadar yoz ve sığ olduğu bir ülkede garip, fakir, çaresiz, cahil bırakılarak “sadaka ekonomisine” mahkum edilmiş halkın bu farkındalığa ulaşmasını ummak ve bir gün bu sorumluluğu taşıyanlardan hesap sormasını beklemek ne kadar mantıklı olabilir ki?
Ne yazık ki, Türkiye’yi yöneten karar mekanizmaları ve güç merkezleri; bu gelişmelerin, derinliğini, muhtemel sonuçlarını ve etkilerini stratejik bir bakışla değerlendirememiştir. Aradan geçen sürece rağmen bu değerlendirme zafiyeti devam etmektedir. Kendi ayakları üzerinde durma cesareti ve öz güvenini gösteremeyip, ABD tarafından derin yalnızlığa itilen Türkiye’nin, AB’yi bir sığınacak liman olarak görmesi ise seri yanılgıların “sıradaki”nden farklı değildir. Oysa ki; Irak’ın kuzeyi, Kürt kimliği, Türkiye’nin üniter yapısı gibi konularda AB, ABD’yi rahmetle aratacak yaklaşımlara sahiptir.
Önümüzdeki dönem, bölgede (Kafkasya, Ortadoğu başta) çok ciddi değişiklikler beklenmektedir. Bölgede haritalar-sınırlar değişecektir ancak Türkiye’de hâlâ bu yeni-tehlikeli süreç karşısında yapılması gerekenler yapılmamakta/yapılamamaktadır. Ulus devletimiz tehlike altında iken ulus devleti koruyarak tehlikeyi yok etmekle sorumlu milli kurumlarımızın eli kolu bağlanmış durumdadır. Süratle çizilen senaryonun uygulanması ile ilgili çakıl taşları birer birer toplanmaktadır.
Tabi bütün bunları geçmişte diğer olaylarda olduğu gibi; balık hafızamızın en nadide köşesinde saklayacağız ve tarih önünde bunların sorumluluğu ve vebalini taşıyan “etkili” ve “yetkililerden” asla hesap sormayacağız. Çünkü yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Kime ne zaman neyin hesabını nasıl sorduk ki?
Bedri AĞAÇ
Filed under: Terör ve Güvenlik | Leave a Comment
No Responses Yet to “KERKÜK SORUNU”